Sayıklamalar

Geçen  hafta sonunda sevgili  arkadaşım Sarah Lou’dan  bir elektronik  posta  aldım. Bana  göre, kitabında  önemli  bir  bölüm  olacak  olan  bir  yazı  göndermiş. Bu  yazı  kendi  dilinde  yani  İngilizce yazılmıştı.  Çok  iyi  Türkçe  bildiği  halde, daha  da  iyi  bir  çeviri  olsun  diye  benim Türkçe’ye  çevirmemi  istiyordu. Hata  yapmamak için  üzerinde  epeyce  çalıştım.

Yazı kitabından  kısa  bir  bölümdü. Bu  bölümde Sarah,  henüz  yirmili  yaşlarındayken  yaşadığı  ve  her  saniyesini  çok  iyi  anımsadığı  bir  hastalık  anında ,  yüksek  ateşliyken, tuhaf  bir  şekilde  ortaya  çıkan  duygusal  patlamalarını anlatıyordu.

Sarah aniden  hastalanmış,  şoka  girmiş  ve  zaman  zaman  bilincini  kaybetse  de  aklı  başında  olduğu  anlarda  hissettikleri  beynine  kazınmış. Bunu  gerçekten  etkileyici  bir  dille  anlatmış. Ben  de  orijinal  anlatıma  sadık  kalarak   yaşadıklarını  ve  duygularını  aktarmaya  çalıştım. Sulu  gözlü  bir  insan  sayılmam  ama  zaman  zaman  gözlerimin  dolduğu  oldu..Şimdi  bu  bölümü  sizlerle  paylaşıyorum:

”Galiba  hastaymışım. Hisettiğim sadece  sıcaklık. Öyle  böyle  değil, buhar olmak  üzereyim  sanki. Gözlerim, kulaklarım  ve varlıklarını  bile  anımsayamadığım  diğer  duyu  organlarım benimle  değil. Yine de bir  şeyler düşünebiliyorum.  Farklı  bir  boyutta farklı bir  dille kendimle konuşuyorum.

Evet  bu  duvar, görüyorum;  hatta tavanla  birleştiği  yeri bile.Tam oradan gri, upuzun  bir  duman yayılıyor  odaya. Kokusuz , şeffaf duman kıvrım  kıvrım uzayıp  gidiyor. Hiç  bir  şey  yapamıyorum, konuşamıyorum  bile.
Kollarım, ellerim, hatta  parmaklarım  öyle  ağır ki; kıpırdatmak  istiyor, başaramıyorum. Sağ  elimle  yüz  kilo   ağırlığında  bir  şeyi  kaldırmak  zorundayım.   Bunu yapabilirsem  rahatlayacağım. Bu  benim sağ  kolum. Evet  yüz  kilo  olmalı. Yoksa bin  mi? Diğer  kolum  da  farklı  değil,  ne  kötü! Birini  bari  kımıldatabilsem..  Nefes  alıp  verdiğimi  fark  ediyorum. Bu  yaşam  olmalı,  alıp  verdiğim şey  işte..

Biri  var  yanımda.   Sen  annem  misin?  Yine  oynuyor  musun  anne? Yoksa  gerçekten  ilgileniyor musun  benimle?  Hasta  olduğum  için  üzüldüğüne  inanmamı  bekleme  benden  anne.  Öyle  iyi  tanıyorum  ki  seni…Başkaları  ne  der  diye  buradasın  değil  mi? Sen  açık  vermezsin başkalarına. Değer bilmez  olan  benim  ne  de  olsa. ”Anne! annee! aaannnnneeeeeee!”  diye  sessiz  çığlıklar atıyorum, başkaları  da  var.  Kimsenin  duymadığını  fark  edip seviniyorum. Seviniyorum  işte..Dilediğim  kadar  bağırabilirim. Dilediğimi  sorabilirim  sana.;  bunu  sevdim  bak.  Yani  kimsenin  duymaması  iyi, sen  duy  yeter. Sana  duyuracağım  sesimi anne,   kararlıyım.  Bu  yükten kurtulmamız  gerekiyor.

Anne! Sürekli  çocuklarından   birinin  kalbini  kırmak  nasıl  bir  duygu? Ve  bunu  hep  yapmak, yaparken  de rahatsız  olmamak  nasıl  bir  duygu  anne?  O  mutsuz  olurken,  yara  alırken rahatlaman seni  çok  mu  mutlu  etti?  Bunu  hala  yapıyorsun, bunca  yıl bıkmadın  mı  anne?  Ben bıktım…

Mutsuzluklarının,  yetersizliklerinin  acısını başkalarından ,  aslında  yalnızca  bir  kişiden,  senin  çocuğun  olarak  doğmaktan  başka  suçu  olmayan birinden,  benden  çıkarman nasıl  bir   duygu? Sen  kötü  bir  insan,  iyi  bir  oyuncusun,  kabul  et  anne..Hiç  sevmediğin  insanlara  bile  bunu  belli  etmemeyi  becerdiğini  biliyorum  ama  benim  için  bu  zahmete  değmeyeceğini  düşünüyordun  değil  mi? Çünkü  sevgisizliğini  gizleme  gereği  bile  duymadın..Babam  da  senin  tam  tersin  olan  bir  insandı; iyi  bir  insan  ama  kötü  adamı  oynayan  kötü  bir  oyuncuydu. Ne  çift  oldunuz  ama. Ezilmişliğini, sevgi  ve  ilgiye  olan  açlığını  sert  adamı  oynayarak kapatmaya  çalışan  zavallı  babamı kendi  hükümranlığını  kurmak  için  nasıl  da  kullanmıştın  yıllarca. O,  gülünç  bir  şekilde  kötüyü  oynadıkça,  sen  de onun kötü adam olduğunu  empoze  edip  durmuştun  sağa  sola. Kötü  adam  dururken  sen söylemek  zorunda  kalmıyordun hiç  bir  şeyi.  Neyi  nasıl  istiyorsan  ona  söyletmen,  hatta  söyletmesen  bile  onun  adına  söylemen  yeterliydi. Sayende  anne,  o  da  az hırpalamadı  beni.  Hatırlıyor  musun, hiç  ayık  gezmediği  yıllarda, işten  dolu  kafayla  gelip  titreyen parmakları  ile gitarını  tıngırdatırken  bir  köşede  sessizce bebeği  ile  oynayan altı yaşındaki  çocuğunun  kafasına gitarı  indirivermişti. O  çocuk  ne  suç  işlediğini  bir  türlü  çözememişti. Daha  büyük  yaşlara  gelince,  bu  olayı  her  anımsayışında    nasıl  olup  da  beyin  sarsıntısı  geçirmediğine  şaşmıştı. Muhtemelen senin  vıdı  vıdılarını  dinlerken  sana  değil  de bana  yöneltmişti  öfkesini.  Beni kucağına  bile  almamıştın  anne,  korkup  ağlayamamıştım  bile. İkiniz  de hasta  ruhlu  insanlardınız,  kabul  et  anne..

Uzun  bir  koridor ama  zemin yok, duvarlar  yok, adımlar  yok, yine  de  ilerliyor  gibiyim. Nereye? Bilmiyorum. Kocaman  tek  bir  hücreyim; tek  hücreli  bir  canlı. Az  önce hissettiğim  kolum, bacağım ve uzuvlarım  yok  olmuşlar. Düşünebilen  ama  onun  dışında  hiçbir işlevi  olmayan tek hücreyim  ben. Bir  şeyler  dokunuyor yüzeyime,  bu  koridorda  akıp  giderken. Bana  dokunan  her  ne  ise içime  alıyorum, şişiyor, kocaman  oluyorum. Oysa hafiflemek istiyorum. İşte  hafifliyorum  ama  yine  de  kocamanım. Hafif  ama  kocaman, dağılacağım  sanki. Az  sonra  binlerc hatta  milyonlarca  küçük parçaya  dağılıp iyice rahatlayacağım.  İki  doktor  bir  şeyler  yapıyorlar. Sanırım  koluma  bir  iğne  batırılıyor.  Hiç  bir  şeyi  umursamadığım  son  aklıma  gelen  düşünce  kırıntısı  oluyor. Ayrılacağım  o  minicik  zerrelerin  her  biri  başımdan  ayağıma  mikro  ampuller  gibi  yanıp  sönüyor. Hayır  sadece  sönüyor  ve bilincim  gidiyor. Sonradan  öğrendim  ki  işte  o  an  kan  basıncım  ölçülemeyecek kadar  düşükmüş.

Yeniden  dönüyorum dünyaya. Duvarsız, zeminsiz koridor yok  olmuş. Sıcaklık gitmiş, serin bir çarşaf  ve  eczane  kokusuna benzer bir  koku   hissettiklerim..Bir  de  içimdeki  kocaman  boşluk  duygusu. Ne  acı, ne sevinç, ne hüzün, ne  de  insani herhangi  bir  duygu.Yalnızca  yaşamın  o  zemini ve  duvarları  olmayan  koridor gibi  bir  süreç  olduğunu idrak etmenin  yorgunluğu,  şaşkınlığı  var  içimde. Sıkıştığımı,  tuvalete  gitmem  gerektiğini  söylüyorum,  ”kalkamazsın”  diyor  doktor.  Altıma  metal  soğuk  bir  sürgü  uzatılıyor  ama  yapmamayı  tercih  ediyorum,  tutuyorum  kendimi.

Sen  hala  burada  mısın  anne? İster  inan  ister  inanma  ama  ben  seni  seviyorum. Bana  aşağılık  duyguları  aşılarken, benden  hiç  bir  b.k  olmayacağını  söylerken  de  içten  içe  seviyordum  seni. Kardeşimi çok  sevdiğini  ama  beni  sevemediğini  söylerken  bile  seviyordum. Sen  bunları yaşamının   benim  bildiğim  her  döneminde  yaptın  zaten. Öyle  çok  incittin  ki  beni, seni  sevmemeyi  yürekten  istediğim  çok  oldu  ama başaramadım  bunu. Hep  bir  gün  hatanı  anlamanı,  aslında  beni  sevdiğini  söylemeni bekledim. Çok  sonra  anladım  ki,  senin  sevgisizliğin seni  ilgilendiriyordu.  Beni  de  ilgilendiriyordu  elbette  ama  sorumlusu  ben  değildim. Zayıflıklarını, arızalı  karakterini  belki  de genlerle  taşınıp kişiliğine yerleşen  olumsuzlukları  törpüleyecek gücün,  yeteneğin,  aklın  yoktu.  Hayır,  aklın  vardı  ama  gözlerin  kör  olmuştu  anne; hırsların,  kinin  nefretin  yüzünden.  Bu  yüzden  aklını kendini  düzeltmek  için  kullanmadın.  Sana  asla  zarar  vermeyecek  birini  seçtin  kurban  olarak.  O  kurban  bendim  anne..

Her  insanda  kötülük  de  iyilik  de  varmış;  bilim  böyle  söylüyor.  Hangisini  beslersen  o yerleşirmiş  kişliğine.Yıllar  boyu sadece nefret  besleyip, incitip  üzmek  için  hiç  bir  fırsatı  kaçırmamaya  çalışmaktan  yorulmadın  mı  anne? Hem  de yok  yere.. Ben  yoruldum  anne,  senin  bu  çabalarından  yoruldum.

Muhtemelen  o  kötü  genler  bende  de var  ve  ben  de  istemeden  birilerine taşıdım. . Ne  var  ki  anne,  benim  farkındalıklarım  var  şükürler  olsun.  Kimsenin  böylesine  incitilmeyi  hak  etmediğini biliyorum.  Anne  olmanın,  hatta  insan  olmanın  gerçek  anlamını biliyorum. Keşke  sen  de  birazcık  olsun   farkında  olabilseydin  yaşattığın  acıların ..   Bunları  haketmediğimi anlayabilseydin.

Yıllar,  yıllar  sonra,  ölüme teğet  geçtiğim  o  anlarda  hissettiklerimi  henüz  bir  kaç  dakika  önce  olmuş  gibi anımsıyorum. Bunları duymanı  istiyorum  ama  seni  üzmek  için  değil.  Ne  yaptıysam  beni  anlamanı  sağlayamadığım  için bunu  yapmak  zorundaydım  anne. Şimdi  iyi  düşün  ve lütfen  ömründe  ilk  kez  kendini  benim  yerime  koymayı  dene.. Beni  anlamasan  da  anlamaya  çalış  anne! Sevgisizliğinin  açtığı  yaraları  sağaltmanın  başka  yolu  yok..”

Reklamlar

1 Yorum

Filed under Sarah Lou, İnsan İlişkileri

One response to “Sayıklamalar

  1. Merhaba,
    uzun zaman doğru düzgün bakamadım okumaktan zevk aldığım blog sayfalarına. Döndüğümde Sarah’a ilaveten ”Huriye” serisi başladığını görünce sevindim 🙂
    Gerçekten ” çevrilmiş”, tebrik ederim, harika olmuş.
    Orjinali görmeye gerek yok çevirinin düzgün olduğunu anlayabilmek için.
    Acıdım Sarah’a, harcanıp giden çocukluğuna.
    Onarılamaz yaralar almış… yazık.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s